Asıl mesele iklim krizi mi orak çekiç mi

Kitapçı raflarında görenler ya da edinip okuyanlar bilirler, James Joyce’un “en az kendisi kadar ünlü romanı Ulysses” oldukça hacimli bir yapıttır. Nevzat Erkmen’in kırk yıllık uğraşısı sonucunda İngilizceden Türkçeye kazandırıldığı haliyle toplam 841 sayfa. İlk baskısı Yapı Kredi Yayınları / Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi’nden 1996 tarihinde yapılmış. Benim elimdeki altıncı baskı ve 2001 tarihli…

Ulysses’in 100. Yılı Dublin’de beş ay süren şenliklerle 2004 tarihinde kutlanmış. Şimdi 118 yaşında; birkaç yüzyıl daha insanlığı meşgul edeceği kesin görünüyor.

Ulysses, “İngiliz yasaları izin vermediği için ilk kez Paris’te” basılmış.

Joyce, eserlerinin yayımlanması konusunda oldum olası sıkıntılıymış. Örneğin James Joyce: Sanatçının Mektupları’nda yer alan ve “yayıncısına” yazdığı 17 Ağustos 1911 tarihli mektubunda şöyle der: “Yaklaşık 6 yıl önce, Bay Grant Richards, Londra’da yayıncı, benimle, benim yazdığım Dublinliler adlı öykü kitabını yayımlamak için sözleşme imzaladı. On ay sonra bir öyküyü ve ötekilerden kimi parçaları çıkarmamı isteyen bir mektup yazdı. Söylediğine göre matbaacı basmayı reddetmiş.”

Günümüzde de böylesi “matbaacı”larla karşılaşmak mümkün. Dahası, “matbaacılık mesleği” yasal zeminde faaliyet gösteriyor. Birçok görsel ve yazılı eserin kapısına kilit vurmayı, perdesini kapatmayı marifet biliyor. Yani ve özetçesi, “matbaacıların eli” her yere uzanabiliyor. Neyse ki “Fransız Aydınlanmacılığı” Ulysses için de kendini sahneye koymuş. Anlaşılabilirdir. Keşke günümüz dünyası da bu değerlere sıkı sıkıya sarılabilse…

Aslında Ulysses’in Paris’te basılması da öyle kolay olmaz: “Ulysses’in baskısını yapmayı Amerikalı Sylvia Beach üstlendi. Nisan 1912’de Paris’teki kitabevinde, aynı caddedeki kitapçı Adrienna Monnier ile birlikte Ulysses için kampanya başlattılar. Tanınmış yazar/eleştirmen/çevirmen Valery Larboud, Aralık 1912’de bir konferans ile kampanyaya katıldı. Kitap için siparişler gelmeye başladı. Ulysses, Şubat 1922’de Paris’te 1000 adet basıldı. Ekim 1922’de Londra’da 2000 adet basıldı, 500’üne New York posta yetkililerince el konuldu. Ocak 1923’te Londra’da 500 adet yapılan üçüncü baskısının 499’una gümrük yetkililerince el konuldu. Roman, Ocak 1924’te Paris’te tekrar basıldı.”

100. Yılı beş ay süren şenliklerle kutlanan ve 118 yaşına basan bir romanın macerası burada sona ermez. ABD hükümeti 8 Aralık 1933’te “müstehcenlik” bahanesiyle Ulysses’i toplatma kararı alır. Ama burada devreye Yargıç John M. Woolsey girer. Woolsey, ABD hükümetiyle aynı görüşü paylaşmaz ve Ulysses’i şu sözlerle aklar:

“Joyce Ulysses’i yazarken, ilk olmasa bile, yeni bir yazınsal biçem kullanmak istemiştir. Dublin’de, 1904 yılında yaşayan ortanın altındaki sınıftan kişileri almış, haziran ayının başlangıcındaki bir gün boyunca, sadece neler yapmış olduklarını değil, neler düşünmüş olduklarını da anlatmıştır.

“Bana öyle geliyor ki, Joyce, şaşırtıcı bir başarıyla, sürekli olarak değişen kaleidoskopik bilinç ekranında, hem sıradan malzemeyi, hem de pek derinlerdeki (bilinçaltı) malzemeyi yansıtabilmiştir.”

Bir “edebi metin” ancak bu kadar değerlendirilebilir/çözümlenebilir. Yargıç Woolsey kutlanmayı hak ediyor: Ruhu şad, kararı “matbaacılık mesleği”ni ya da “Büyük Biraderliği” marifet sananlara örnek olsun.

“Edebi metnin değerlendirilmesi/çözümlenmesi”, dahası “eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi” başlı başına bir problemdir. Enis Batur’un vurguladığı gibi, “sayısız inceleme, araştırma, çözümleme ile modern zamanların üzerinde en fazla kafa patlatılan fetiş romanı” olan Ulysses söz konusu ise işimiz çok daha güç demektir. Bu güçlüğün bir başka boyutuna ise Ayşenur Güvenir dikkat çekmiş: “… olay, İngilizce yazılmış bir yapıtı Türkçe’ye çevirmek değil, Ulyssesce’yi Türkçe’ye çevirmektir.”

İkiye katlanmış güçlüğün başladığı yerde, benim gibi “sıradan kitap okuru”nun kenara çekilip söze karışmaması gerekirdi aslında. Yani yazınsal bir yapıtı okumanın hazzıyla yetinmesini bilmeliydi. Malum: Cahilin cesareti önünde durulmaz! Zaten benim amacım da Ulysses’in değerlendirmesini/çözümlemesini, hele hele eleştirisini yapmak değil, olamaz. Yalnızca kısaca tanıtmaya çalışmak; o da belki ve bir yere kadar…

*

İKLİM KRİZİ Mİ ORAK ÇEKİÇ DÜŞMANLIĞI MI?

“Orak çekiç kullanan kalmadı. Odatv’de yayımlanan metninizi okumadım. Ancak dünyanın geleceği iklim değişikliğine bağlı. Sanayi dönemine ait referanslar muhafazakârlık diye düşünürüm. Tabii ki okumadan, tanımadan gelecek kurgulanmaz.”

OKURUMA MEKTUP…

Birinci cümleye istinaden sormak istiyorum: Orak Çekiç’in kime ne zararı dokunmuştur? Onlarca/yüzlerce/binlerce simge arasında en temizlerinden biri belki de o. Yanılıyor muyum? Dahası, kimin dayatması veya manipülasyonu veya darbesi sonucu böyle bir manzara, yani orak çekiçsiz bir manzara ortaya çıkmıştır?

İkincisi, yeni simge nedir? Meşhur “Özgürlük Anıtı” mı? İklimi nasıl simgeleyeceksiniz örneğin? Amerika ve diğer emperyal güçler, yarın onu da işlevsiz kılarsa ne olacak?

Üçüncüsü, “sanayi dönemi referansları” Orak Çekiç midir? Dahası, post-sanayi devri ilan edildi mi? Örneğin silah sanayi sona ermiş midir? Ya ilaç sanayi ki o da biyolojik/kimyasal savaşın en önemli silahı değil midir? Tekstil sanayi mi otomotiv sanayi mi sona ermiştir? Ki bunlar da tüketim savaşlarına hizmet etmezler mi?…

Benim sorumu şimdi gündeme alabiliriz sanırım: Tüm bunlar “biçim değiştirerek” varlığını sürdürüyor olamaz mı? Paul Virilio, Enformasyon Bombası’nda ne diyordu? Hatırlatayım: “Günümüzden kısa bir süre sonra insan klonlarının sanayi tarafından aşırı ölçülerde imal edilip pazarlandığını düşünebiliyor muyuz?” Bir başka pencere daha açalım sanayiye dair: “Klonlamayı hâlâ mümkün olan büyük bir nükleer felaket veya soykırım gibi durumlarda yararlanılacak bir alt-proletarya yaratmak için kullanmayı bile savunabilirler.” Anlaşılan o ki sanayiden de proletaryadan da kurtulmak imkânsız görünüyor? İnsanlığın hezimete doğru “ilerleme”si hiç durduraksız sürecek –gibi görünüyor.

Bu arada hatırlatmama izin verin ya da hoş görün: Güzel/Tatlı Çağ adlı iki ciltlik romanımın ilk cildi, Amerika’daki “derin ekoloji” tartışmalarıyla sona erer. Ortalama elli sayfa civarında… Karakterler arasındaki tartışmadan minik bir kesit aktarıyorum, izninizle

“Sizin altını çizmeye çalıştıklarınız tamamen ‘Derin Ekoloji’, daha doğrusu ‘Sığ Ekoloji’ akımının üçüncü sınıf insanlara, toplumlara yutturmacalarıdır. Bizim gibi azgelişmiş ülkelere kakaladıkları bir saçmalık yani. ABD’nin ve Batı emperyalizminin pazarlaması. Ne demek istiyorlar? ‘Biz (Batı’nın çevrecileri) sizin için neyin iyi olduğunu biliriz. Kendi deneyimlerimizden yola çıkarak size neden bizim önerdiğimiz biçimde yaşamanız gerektiğini anlatabiliriz. Karın tokluğuna yaşıyor olsanız bile, doğayı bir doğal kaynak olarak kullanmaktan vazgeçin. Doğayı kendisi için koruyup ona saygılı olun!’ Eğer geri kalmış ülkeler bu ‘ağabey öğüdü’nü dinlemeye kalkışırlarsa yoksullar, çiftçiler perişan olurlar. Hindistan örneği de bundan farklı değil aslında. Sizin başta vurguladığınız ABD’nin vahşi doğayı dize getirme hikâyesi de böyle bir şey. Ne yapacaklardı? Doğayı olduğu gibi bırakacaklar mıydı? Durmadan çoğalan, üreyen bir dünya nüfusunu beslemek, barındırmak o kadar kolay mı? Sizinle başından itibaren bazı konularda aynı şeyi söylüyoruz: Ne olursa olsun doğayı ve insanı ‘ticari amaçlı’ tepe tepe kullanmanın önüne geçmeliyiz. Emperyalizm denen beladan kurtulmalıyız. İnsanlığın ve gezegenin derdi çevre/ekoloji, bilim/teknik falan değil. Tek kelimeyle: Emperyalizmdir.”

Joseph R. des Jardins’in Çevre Etiği adlı eseri ise bu alanda tek başına çok şeyi açığa çıkartır nitelikte, oylumda bir çalışmadır.

Geçiyorum bir başka mevzuya.

“Muhafaza” ile “muhafazakârlık” arasında bir tercih durumunda sizin “iklim” dediğiniz şey hangisinden yana tavır koyardı?

Muhafaza edilmesi gereken değerler ile üstesinden gelinmesi gereken neo-dayatmacalara karşı daha ufuk açıcı not düşebilirdiniz. “Gerçekte bir iklim krizi mi var yoksa kapitalizmin sanal iklim krizleri projeleri mi?” Bu başlık altında bir makale yazabilirim, uzmanı olmasam da… Sinema sanatından edebiyat sanatına, bilim-teknoloji sanatından ideoloji sanatına (evet, bunlar da sanat olarak icra edilebiliyor) her şey nasıl boz bulanık veya toz duman göstermeye çalışabilirim.

Geçenlerde Dilipak ilginç bir cümle kurdu, gözden kaçtı sanırım. Şöyle bir şeydi hatırladığımca: “Bizi oyalıyorlar, uyutuyorlar. Yapay zekâyı geçtiler, yapay bilinç üretiyorlar.” Çok doğru. Gerçek/hakiki her şeyin buharlaşarak ortalıktan kaybolduğuna tanık oluyoruz. Yapay/sanal bir dünya örülüyor etrafımızda. Hikâye buraya kadar itiraz edilemeyecek şekilde doğru. Ancak, vazgeçilmez bir başka doğru nedir peki? Tüm bunlar başta vurguladığım temel “sanayi dalları”nı elemine etmekten çok uzakta; aksine, onlara çok daha bağımlı bir dünya şekillenmekte.

SONUÇ MU?

Yılmadan, hatta devasa kelime/fikir/düşünce/felsefe/ideoloji/bilim-sanat birikiminin altında kalmadan okumak gerekiyor. Dünyayı, öteki dünyaları, geçmiş ve gelecek dünyaları görmenin anahtarı da okumayı bilmekten geçiyor. Okumayı bırakanlar gündelik siyasetin tezgâhında ömür törpülemeye aralıksız devam ediyorlar.

ÖZET Mİ?

Odatv editörleri görevlerini yerine getirerek bir haberi, metni en ilginç kılacak, okutacak şekilde podyuma çıkartıyorlar, spot haline getiriyorlar. Orak Çekiç de sosyalizmin ziyan edilmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Metni alıcı gözle okuyan herkes bilir ki asıl mesele Orak Çekiç değildir. Bir düşünür olarak Walter Benjamin odağında her telden konuşmaya çalışan, diyaloğa açık bir metindir.

*

POSTMODERNİZM MESELESİNE BENDEN İRONİK BİR İYİ NİYET GÖSTERİSİ

“Dehşet dengesi” yaratma yolunda bütün gezegeni saran ölümcül bir yarışa kendisine rağmen dahil edilen “postmodern” bilim, artık en az bir önceki kadar çılgın olan yeni bir rekabet içinde yerini almaktadır. Robotik veya genetik zekâ alanlarında sınır performanslar yolunda koşan bu yarış, farklı bilgi alanlarını “bilim sonrası aşırılık” yoluna sürüklemekte ve bu yolda bilim bütün akıl ve mantığını kaybetmektedir.

Paul Virilio, Enformasyon Bombası içinde

Postmodernizme karşı çok fazla indirgemeci yaklaşıyoruz. Postmodern kültür dediğimiz olgu çok eski çağlardan beri içinde yaşadığımız bir kültürdür zaten. Edebiyatı da dünün değil çok eski çağların içinden sızıp gelmiştir. Adlandırmasının tarihi bile en az yüz elli yıldır var. Önce postmodern tanımlamamızı, mimaride, sanatta/edebiyatta, bilimde nasıl şekil aldığını ortaya koyup ondan sonra meseleye yaklaşmamız daha iyi olur -bence. Yazarlar, özellikle de sanatçılar/edebiyatçılar her türlü teknik (techne) olanağını ve kültürel bağlamlarını kullanma hakkına sonuna kadar sahiptirler. İdeolojik kalıplarla/kılıflarla onların yaratıcılıklarına yönelik teknik veya anlam bağlamında saldırı kabul edilemez. Sinemada, resimde, müzikte kısacası sanatın her alanında Avrupa ve özellikle de Amerika başat figür diye (ki Aydınlanma da onların icadıdır) dünyaya kapılarımızı kapatacak değiliz. Deniz Gezmiş’in çok özlü bir sözü var parkasıyla ilgili. Amerikan ürünü diye eleştirdiklerinde “Ama onu da Amerikan proleterleri üretti” gibi bir şey dediği öne sürülüyor. Neden bilmiyorum, dünyanın gericileşmesi/bağnazlaşması/vahşileşmesi otarşik/içe kapalı/muhafazakâr solculuk/devrimcilik/daha doğrusu darbecilik olarak bizde tezahür ediyor ki “özde” hiçbir sorunun çözümüne anahtar değildir, olmamıştır. “Kültürel ajanlar” yetiştirilmesiyle postmodernizmi birbirine karıştırmak yanlıştır. Her kültürel, sanatsal, bilimsel, teknolojik olguda olduğu gibi postmodernizmde de işe yaramaz, atıl, çöpe gitmesi gereken kodlar vardır ama öyle diye onun sunduğu olanakları reddetmek gerekmez. Reddedilse de işe yaramaz. Bilgisayarından cep telefonuna daha nice teknik ve bilimsel gelişme insanlığın yaşamını kolaylaştırdı değil mi? Ama aynı zamanda da kötü kullanımdan kaynaklanan iğdiş etme olgusuyla karşı karşıya kaldık değil mi? Şimdi böyle diye ne yapacağız? Bilgisayarı, cep telefonunu çöpe mi atacağız yoksa “kötü kullanımlar” konusunda farklı bir eğitim, uygarlaşma sürecinden mi geçeceğiz? Anlamadığımız resmi, müziği, heykeli (mesela Picasso’nun Guernica’sı) imha mı edeceğiz? Oğuz Atay Türkçenin imla kalıplarını aşındırmış diye, anlaşılmaz veya içinden çıkılmaz cümleler kurmuş diye edebiyat tarihinden kurşuna mı dizip gömeceğiz? Klasik, toplumcu gerçekçi, çoğunca da “sığ” edebiyat metinlerini baş tacı edip diğerlerini tu kaka mı ilan edeceğiz? Psikiyatri ortaya çıktı diye, insan analizlerinde eylem odaklı değil de içe bakış odaklı anlatılar öne çıktı diye bu olanağı yok mu sayacağız vs vs vs.

*

“MAHALLEDEKİ ELEŞTİRMENLER” ALINMASINLAR AMA SORMAK GEREKİYOR:

ŞAİR Mİ / ŞAİRE Mİ?

Yanıtını Svetlana Boym vermiş olsun: “Şaire” sözcüğü “şair”den türemiştir; “şair”in sonuna bir fazlalık, bir “kötü beğeni” belirtisi, bir kültürel aşağılık göstergesi olarak dişilik belirten bir sonek iliştirilmiştir. İçinde yaşadığımız kültürde “şair” tarafından yazılmış metinler, “şaire” tarafından yazılmış metinlerden farklı okunur. Okurun zihninde, -dilbilgisel açıdan eril olan- “şair” sözcüğü kültürel anlamda nötr, belirtisiz olarak algılanırken, “şaire” rahatsız edici bir biçimde toplumsal cinsiyet belirtir. Mandelstam “Edebi Moskova” başlıklı denemesinde şairenin takındığı kültürel maskenin vasıflarıyla ilgili şiirsel bir sentez sunar; aşırı lirik yüceltme, istismar sayılacak kadar çok metafor kullanımı ve tarih duygusu ya da tarihsel sorumluluk duygusunun eksikliği bu vasıflar arasındadır. Şaire tarihdışı ve aşırı öznel olmanın yanı sıra, kendi küçük duyguevinden dışarı adım atıp dilin tarafsız nesnelliğine girmekte âcizdir. O evde dokumak için fark etmeden yanlış kumaşları -iplik yerine sözcükleri- seçmiş yüce bir edebi dokumacıdır (“Şairenin Ölümü” / Tırnak İçinde Ölüm içinde).

Alaattin Topçu

Related Posts

İstanbul Vakıflar 2. Bölge Müdürlüğü taşınmaz kiralıyor

İstanbul Vakıflar 2. Bölge Müdürlüğü, İstanbul ve Kocaeli vilayetlerinde bulunan 81 Vakıf taşınmazını “Vakıf Taşınmazları Kira Genel Şartnamesi …

Ege’deki yolcu gemisine bomba ihbarı yapıldı, gemi tahliye edildi

Aydın’ın Kuşadası ilçesi karşısındaki Sakız Adası’ndan bu gece hareket etmesi gereken yolcu gemisine bomba ihbarı yapıldı, yolcular boşaltıldı …

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Malezya Kralı’na resmi törenle karşılama

Ayrıntılar birazdan…

Tuzla’da okullar yeni eğitim öğretim devrine hazırlanıyor

Tuzla Belediyesi takımları, 12 Eylül’de başlayacak 2022-2023 eğitim ve öğretim periyodu öncesinde ilçe genelinde bulunan okulların paklık …

Göztepe, Spor Toto 1. Lig’deki ilk maçına 10 yeni transferle çıktı

Spor Toto 1. Lig’in ilk haftasında Göztepe, dün akşam deplasmanda oynadığı maçta Sakaryaspor’u 1-0 mağlup etti. Sarı-kırmızılılara galibiyeti …

ABD’de garip olay: Kongre binasına çarptı, polisi görünce kendini vurdu

ABD’de Washington polisinden yapılan açıklamada, sabah 04.00 civarında Kongre binasına hakikat otomobiliyle ilerleyen bir kişinin evvel binanın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.